RAMAZAN GÜNGÖR (RÖPORTAJ)

 

Röportajı Yapan: Mustafa Nadir ÖNAY

Röportaj yeri ve Tarihi: Fethiye-1998

 

Sitemizde yer vermek üzere Muğla/Fethiye Yöresi'nin önemli Türk Halk Müziği kaynaklarından ve Üç telli bağlamanın virtiözlerinden Ramazan Güngör'ü araştırıyorduk. Bu arada Ramazan Güngör ile daha önce yapılmş aşağıdaki röportaj bize ulaştı. Röportajı yapan ve bize gönderen TRT, TGRT ve özel bir çok kuruluş için yapımcılık ve yönetmenlik yapmış  Mustafa Nadir ÖNAY'dı.  Yapımcı olarak yer aldığı programlardan bazıları  Akşama Doğru (TRT), Yaşayan Geçmiş (TRT), Töremiz Dilimiz (TRT), Ticaret Yolları (TRT), Alın terimiz Göz Nurumuz (TRT), GAP Belgeseli (TRT), Hanımeli (TGRT), Vitrin (TGRT).  Bu röportaj daha önce kendisine ait "Yaylaktan Kışlağa, Doğunun üç Kapısı" isimli  kitaplarında yayınlanmıştı , ancak siteye katkı olması için bize de göndermiş. Kendisine bu katkılarından dolayı çok teşekkür ediyor, buram buram Anadolu kültürü kokan röportajını yayınlıyoruz.

 

Ramazan Güngör, Üç telli bağlama...

 

Fethiye yöresi eskiden beri ilgimi çeker. Çünkü insanları bizim oranın, Acıpayam yöresinin insanlarına benzer. Biz sanıyorum biraz daha eski yerleşik Yörüklerdeniz. Onlar daha yeni. Hatta 1980 yılında İzmir'de tanıştığımız Yusuf Tuna ki, Fethiye’nin birkaç kilometre ötesindeki bir köyden, hala Yörük olarak yaşadıklarını, bunca turistik etkinliğe rağmen kimliklerini kaybetmediklerini anlatmıştı.

1987 yazında hem çocukları gezdirmek, hem de dostları ziyaret için o civarlara gittik. Aradan 17 yıl geçtikten sonra Yusuf Tuna ile tekrar görüştük. Bu defa anlattıklarını kitap haline getirmiş. Yazdığı şiir ve nesir kitapları yirmi civarında. Bunlardan sadece birisi yayınlanmış. Türk halk şiirine altın bir halka daha eklenmiş. Ama ben onlardan daha çok obaları ile ilgili yaptığı bir araştırmadan etkilendim. Hem şecereyi çıkarmış, hem de gelenek ve göreneklerini yazmış.

Bu seyahatteki niyetlerimizden biri de Fethiye'nin Türk Halk Müziği alanında yetiştirdiği büyük usta, kaynak kişi, Ege ve Gireniz içi, Teke yöresinin saz virtüözü Ramazan Güngör ile konuşmaktı.

Mustafa Karakaya ile birlikte gittik, görüşmeye. Fethiye çarşısının ortasında kalmış tek odalı evinde bulduk onu. Bir öğle sonu uykusundaymış. Haberdar olunca dışarı çıktı. Hemen yanı başındaki restoranın sandalyelerine oturduk. Buzdolabı uzun süredir bozukmuş. Bir türlü tamirci gelmemiş, hep geleceğiz deyip atlatmışlar onu. Kendisinde de gidip arayacak takat yok. Yaş ilerlemiş. Sadece yaş ilerlememiş, iki ayağı da tutmuyor. Sanıyorum eşinin durumu da kendisinden farklı değil. Biz dışarıda sohbet ederken, o içerde yatmaya devam ediyordu, ama sohbetten anladığımız kadarıyla bu tür işleri telefon vasıtasıyla görüyor bizzat gidip takip edemiyorlardı.

Biz gitmezden bir müddet önce bir kaseti yayınlanmıştı. O kasetten telif olarak 50 tane göndermişler. O da Tükürük Hamdi adlı fotoğrafçı bir tanıdığının dükkanına bırakmış, satılırsa birkaç kuruş geliri olacak.Zor bir hayat sürüyor Ramazan Güngör. Önce ona üç telli bağlamayı soruyorum. Çünkü kendisi üç telli bağlama ustası olarak sunuluyor.

Neden üç telli diye adlandırıyorsunuz bağlamanızı?

-"Üç telli, kopuzun yeni halidir. İlk Türk sazı. Bu sırada şarkı türkü bilmezlermiş. Hırtlak Boğazı devrinde şarkı, türkü yokmuş. İşte o sırada sincap bağırsağından tel yaparak, kopuzu yapıyorlar. Perde yatağına da kısrak kuyruğundan boğum (perde) yapıyorlar. Bir hayli böyle binlerce sene devam ettiriyorlar. Sonra türkü çıkıyor, Âşık Kerem, Kamber ile Arzu, Tâhir ile Zühre. Bunlar halk âşığı. Bu sırada büyüğünü yapıp ismini “Saz” koyuyorlar. Sonra bunun kısa sapını yapıp, çember yapıyorlar. Çemberin akordunu da kopuzun akordundan alıyorlar. Sonra bir tel icat oluyor. Sonra kopuzun bağırsağını atıp tele geçiyorlar. Ve üç telli esas bağlama oluyor. "

Peki saza nasıl başlamıştı, saz ile ayaklarının tutmayışı arasında bir

bağ var mıydı, doğuştan mıydı sonradan mı böyle olmuştu?

-"1949 yılıydı. Marangozdum. İnşaattan düştüm, ayaklarım, kalçam kırıldı. O günden sonra Kadıköy'de (Kadıköy, Fethiye’nin bir köyü- Cezayirli diye bilinen Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa'nın Köyü) kaldım. 1956'ya kadar “dokdur dokdur” gezdim. Ondan sonra umudlarım geçdi. Ondan sonra saz, bağlama. .

Saz çalmaya böyle başladınız demek...

-"Hayır, saza başlamam daha önce, rahmetli anam 5 kuruşa bağlama aldı bana. O zaman çalamıyordum. Büyüklere baktım, olmadı. . Gece yanıma alır, yatardım. Bir gece uykumda bir yandan bir yana dönerken sazı kırdım. Oturdum ağladım. Anam 'ağlama dedi, yeniden alırım'. 7, 5 kuruşa bir tane daha aldı. "

Annenizden söz açılmışken biraz da ailenizden bahseder misiniz?

-"Anam ev kadınıydı. Babam ben 4 yaşımdeyken öldü. 1340 (1924) Fethiye-Kadıköy doğumluyum, Ben dokuz-on yaşlarımda iken büyüklerin arasına sokuldum. Darı döğerdim. Sekiz okka bir kile. Bir mut (20 kile) dövüyordum. Bu iş karşılığında bana yirmide bir, yani bir kile (sekiz okka) veriyorlardı. Kadıköy'ün aydınlar mahallesindenim. Ben de Aydınlardanım. Aydınlar bir yörük obası. Anamın baba tarafı ise Konya ulemâsından. Bu taraflara gelmiş. Öğrenci yetiştirmiş. Bir gün Muğla Valisi ile birlikte Aydınoğlu Hacı Efe'nin yanına gitmişler. Böylece hacı oluyor zaten. birlikte hacca gitmişler. Efe böylece hacı olmuş anlayacağınız. Çocuklarının adı, Ömer, Bekir, Zeynep, Hatça, Fatma (ninem, güzel bir kızmış). Beş kız imişler ikisinin adını bilmiyorum. Babam yörük aydınlı obasından. Buraya Aydın-Selçuk'dan gelmiş. İsterseniz tekrar saza dönelim...

-"Annem 7, 5 kuruşa ikinci bağlamamı aldı demiştim. Üç telli bağlama...Kırdığım da bundandı. Büyüklerin yanına giremezdim. Uzaktan bakardım. Fakat dokuz yaşımda çalmaya başladım. 10 yaşımda karı oynatmaya başladım. Bu

sırada gramafonda türküler çalınmaya başlanmıştı. Onları tekrar ederdim. Hiçbir usta yanına gitmedim, kendi kendime öğrendim. Allah tarafından işte.

Neler çalardınız?

-"Bizim çaldığımız eski zaman boğazları, eski zaman zeybekleri. . Şimdi bizim çaldıklarımızı çalan yok. Çalsalar da uydurmasyon.

Şu anda gördüğümüz kadarıyla siz de müsait değilsiniz vakit olarak biz de... Sizden çalmanızı rica etmiyeceğiz ama bazı güfteleri söylerseniz, onları okuyucularımıza sunalım. Ne dersiniz?

-"Olur. Ağır Zeybeklerden birini, Zeybek oyun havasını söyleyeyim de yazın.

Zeybek oyun havası

 

Ne dedim de durdum çöller üstüne

Vur kamayı kanım aksın çöller üstüne

Atımı bağladım nar ağacına

Merçanım dolaştı gül ağacına

 

Yede gide kundurama gum doldu

Vay senin için mor şişeler dün doldu

Ölelim yâr ölelim, dağlara zeybek olalım

Dağları karakol basmış, inelim teslim olalım

 

Merçan:saç (Ramazan Güngör'ün verdiği bilgiye bu kelimenin aslı 'combuz' imiş. Daha sonra 'merçan' daha sonra da 'saç' olmuş.

Ramazan Güngör’ün, geleneksel Ege türkü ve oyun havalarını çalıp söylediği gibi, kendi türküleri de var. Sohbetin burasında 'hinci de size bi dene kendi türkümden söleyen' diyerek, önce konusunu verdi. 'Temsil olarak, ben yengemin kızını gaçırıyom. Onu anlatıyor bu türkü'

 

Ölelim yâr ölelim

Üzüm aldım bol oldu.

Nice dağlar yol oldu

Yenge gızına söyle

Hapis damı zor oldu

 

Ölelim yâr ölelim

Dağlara zeybek olalım

Dağları karakol basmış

İnelim teslim olalım

 

İndim dereye durdum

Çifte güvercin vurdum

Yenge gızına söyle

Kendime uygun yâr buldum

 

"Şimdi de bir oyun havası yazıve bakalım"

 

Oyun havası

 

Şıngır mıngır metelik

Topla da gel

Kaldır gızım entarini

Yokla da gel

 

Üzüm kestim asmadan

Şalvar giyer basmadan

Ben nasıl vazgeçerin

Senin gibi yosmadan

 

"Bir de uzun hava türünde yayla türküsü"

 

Yayla türküsü

 

Çadır gurdum şu yaylanın düzüne

Düzüne of. . . .

Alı da verdim aynalı mavzeri yüzüme

Yüzüme off....

 

Şu yaylanın sıra sıra sögüdü

Söğüdü of. . .

Gız seni güzel deye kimler övdü

Övdü of. . .

 

Biraz düşündükten sonra"bunun devamını çıkaramadım şimdilik bu kadar"deyip yeni bir türküye geçti Ramazan Güngör.

 

Deveci türküsü

 

Deveciler getiriyor üzümü

Otururken bağladılar gözümü

Ben yandım efem. . .

 

Deveciler getiriyor inciri

Gollarıma bağladılar zenciri

Ben yandım efem. . .

 

Deveciler gide gide yol oldu

Bizim eller geride galıp yel oldu

Ben yandım efem. . .

 

"Yörük beyinin oğlu kırk deveyi yükleyip çıktığında, geride nişanlısı varmış. Kimbilir bir ayda mı gelecek iki ayda mı?Bu sırada develerin çanları çalıyor ya, İşte o zaman geride kalan nişanlısına türkü söylüyor..."

 

Üç gider de beş ardıma bakarım

Ala gözlerinden kanlı yaşlar dökerim

Er gelir de geç galırsam

Yol gözleme sevdiceğim

Vatan sana helâl olsun. .

 

"Bu boğma uzun hava. Üç telinin. .

Kopuz bir akorttan çalınmaz. Üç dört akorttan çalınır. Ayrı ayrı akortlar yapılır. Bir akortta on beş yirmi hava, öbür akortta yirmi otuz hava. Mesela 'ey farfara farfara 'türküsü kendi akordunda iyi verir. Ama başka akortta iyi vermez. "

Sohbetin burasında, saz yapıp yapmadığını soruyorum. "Evet, uzun yıllar saz yaptım. Ama artık gücüm yetmiyor. Gözümde katarakt var. Yaş yetmişdört oldu.

 

"Bu sözlerden sonra türkülere devam ediyoruz. Oyun havalarından örnekler vermeye devam ediyor. Kıvrak beş kaza, Ağır beş kaza...

(ağır)

 

Beşmordan inemem ben

Gümüş mavzerimi veremem ben

Bene de yârdan geç derler

Haydah güzelim

 

Benim olur sandım ben

Haydi güzelim

Benim olur sandım ben

 

(ağırın az gıvrağı)

 

Damardını dolaştım

Ot kazmaya bulaştım

Meralım ot gazma değil

Güzellere dolaştım

 

(Fethiye türküsü-'bazarda bal var' bu kına türküsüdür)

 

Bazarda bal var gelinim

Bal var

Sen de bir hal var gelinim

Sen de bir hal

 

Annene söyle gelinim

Annene yalvar gelinim

Kınan gutlu olsun

Gelinim, güzelim

Dilin datlı olsun

 

Bu türküleri de söyledikten sonra yine kendinden bir türkü söyleyeceğini belirterek "ortadır, ne çok yavaş ne kıvrak. Pek kıvrak değildir" diye ekledi.

 

Mendil serdim urgana

Benim sözüm bel gama

Gel sarılalım yatalım

Fidan boylum

Mor çicekli yorgana

 

Mendil aldım onbeşe. .

Yüzüm serdim güneşe

Senin yârin gül ise

Benim yârim menevşe

 

Ben bir keklik olaydım

Yol üstüne gonaydım

Gelen geçen yolcuya

Ben yârimi soraydım

 

Biraz zeybek havalarından söz ettik. Gocaoğlan Zeybeği için "gayet ağırdır onu goley goley çalamazlar. Türküsüz mürküsüz. Gayet ağır"diyerek güftesiz bu zeybek havasından söz ediyor. Sonra da Darama havasıyla ilgili bilgi veriyor. Sazı parmakla çalmaya, yani telleri parmakla taramaya, böyle söylenen türkülere “darama havası” denirmiş. Bir tane söyledi.

 

Darama havası

 

Hezelidir yüce dağlar hezeli

Güz gelir de bağlar döker gazeli

Neylemeli kendi gelen güzeli

Of. . .

 

Her guş geldi de baykuş gelmedi

Of of. .

Yüzüm gülmedi....

 

Gerisini hatırlayamadı. "güzel türküdür bu" dedi ama uğraştı uğraştı bir türlü çıkaramadı gerisini. . Kendisinin bir türküsünü daha söyledi:

 

Gül mü sandın?

 

Adile’min üç boncukluk hasırı

Hiç yok muymuş efesinin hatırı

Adile’m olmuş düşmanların yasırı

 

Gül mü sandın gül adilem solacak

Bir gün olup kara kara yerler dolacak

 

Adile’min gerdanına altın dakmalı

Dakıb dakıb cemâline bakmalı

Adile’m bir gece bizde yatmalı

 

Gül mü sandın gül adilem solacak

Bir gün olup kara yerler dolacak

 

Ramazan Güngör kendi türkülerini söylemeye başladı ya, bir tane de kendine ait kıvrak oyun havası deyiverdi.

Hamide’m

 

Hamide’m fındık toplayor

Hopul hopul hoplayor

Çıkmış tepe başına

Menekşeler toplayor

 

Topla da Hamide’m

Bir tane

Bi de ben

İki tane

 

Cevizin alt yanı tarla

Farla Hamide’m farla

Çiceklerin kötü olmuş

Yenisini toparla

 

Oyun havaları düğünlerin, kına gecelerinin türküleridir. Ramazan Güngör, Fethiye yöresi için; "burada gelinleri 'bazarda bal var' türküsüyle ağlatırlar. Oyun havası olarak da genellikle' Şu göceğin yolları, kaldır Ayşe’m kolları' söylenir, çalınır. Uzun havaları sordum. Yine kendisine ait bir uzun havayı bu defa bestesiyle birlikte dinledim. Hafifçe okudu.

 

Aman gelin

 

Doludur Çal dağı dolu

Hemi kar yağar hemi dolu

Üstüme bir gölge düştü

Ben sandım yârin golu

 

Aman gelin bu ne imiş

Sevda başa belâ imiş

Ayrılık sen ile bana

Ceza imiş (Cezaymış)

 

Pınarın başı yeşil

Dibinde kumlar oynaşır

Sunam gelin

Zülüfleri değişir

Gece boynuma dolaşır

Sohbetimiz vakit de epeyce ilerledi. Ama tam koyu yerine de geldik. Efe türkülerini, ağır efe türkülerini sevdiğimi söyledim. Bana onlardan birini, hem de çocukluğunda duyduğu bir efe türküsünü söyledi.

Ayşem Ayşem

 

Hacıbekir karısı golumdan duttu

Memedalı efe gamayı soktu

Aman Ayşe’m Ayşe’m allar mı giydin

Ayrılık şerbetini bana mı verdin

 

Aman Ayşem Ayşem masa başında

Yârimden ayırdılar onyedi yaşımda

Aman ayşem ayşem garalar mı geydin

Ölüm şerbetini bana mı verdin

 

Mapushane önünde halı mı dokunur

Muğla hapishanesinde ismim okunur

Aman ayşem ayşem allar mı geydin

Ayrılık şerbetini bana mı verdin

 

Söyleyin anneme çıralar yakmasın

Oğlum gelir diye yola bakmasın

Aman Ayşe’m Ayşe’m garalar mı geydin

Ölüm şerbetini bana mı verdin.

 

 

Bu türküyü yazdırırken vakit ilerlemişti. Keşke biraz daha vakit olsaydı da konuşmaya devam etseydik. Yörenin bir türkü ansiklopedisi gibiydi Ramazan Güngör.

 

www.gulemekci.com